Akdeniz Foku ve habitatları

Akdeniz Foku ve habitatları

Karaburun Yarımadası kıyılarında Akdeniz Fokunun (Monachus monachus) bulunması ve önemli habitatları (yaşam alanları)nın olması denizimizin temizliğinin (Deniz ekosisteminin sağlıklı olduğunun) ve ayrıca bölgenin eko turizm adına değerinin bir göstergesi. Mordoğan Ayıbalığı mevkiinde bulunan Akdeniz Foku Mağarası sadece yarımadanın değil tüm Akdenizin en önemli mağaralarından. Akdeniz Foklarının son sığınaklarından olan bu mağaraların korunması denizimizin korunmasıyla eşdeğerli.

Akdeniz Foku ve habitatları uluslararası antlaşmalar (Barselona ve Bern Sözleşmesi) gereği korunması gereken alanlardır.

Kıyı balıkçısı ve Akdeniz Fokları aslında ortak bir kaderi paylaşıyorlar.
Denizlerdeki aşırı ve yasadışı avcılık deniz altı zenginliğinin azalmasına neden oluyor. Yarımadadaki kıyı balıkçısının ağından, çökertme dalyanı ile avlanan balıkçının ağından her geçen gün daha az balık çıkıyor.

Yetmişli, seksenli yıllarda yüzlerce kefalin bir seferde çekildiği dalyan avları artık bir masal niteliğinde.

Balıkçımız gibi denizlerin bu sevimli canlısı Akdeniz Fokları da zor durumda. Dahası kıyı balıkçısının ağından balık alması ve bunu yaparken de ağları yırtması balıkçımızın canını bezdirmekte.

Ancak asıl suçlanması gereken denizlerde yasadışı ve aşırı avlanan trol ve gırgırlar, sığ sularda dibi tarayan avcıların deniz ekosistemine zarar veren uygulamaları.

Küçük gözenekli ağlarla, yüksek ışıklarla yavru balık ve kalamarları avlayarak bu canlıların büyüyemeden ve üreyemeden tükenmelerine neden olanların, gece zıpkınlarla dalarak sinarit, orfoz, lagos, ahtapotları yok edenlerin, balıkları ağlarla çevirip içine dalıp vuranların, kışın kefal ve levrek sürülerine gizlice bakir koylarda dinamit atanların yaptığı katliamlar asıl sorun.
Denizlerimizdeki bu yanlış uygulamaların biran önce denetlenmesi ve engellenmesi gerekli.

Aşırı hırs ve kar uğruna yapılan bu avcılık yöntemleri devam ederse ne denizlerimizde balık, ne kıyı balıkçısı nede Akdeniz Fokları kalacak.

Akdeniz Foklarının ve kıyı balıkçılarımızın sorunları ortaktır. Sadece para uğruna yapılan aşırı ve yasadışı avcılık doğadaki tükenişi hızlandırmaktadır.

Dünyada en zeki tür olduğunu söyleyen insanın, kendi dışındaki türlere karşı duyarlı olması ve koruma bilinciyle davranması gerekiyor.

Yapay deniz barınakları – Doç. Dr. Gökdeniz Neşer

Yapay deniz barınakları - Doç. Dr. Gökdeniz Neşer
Yapay deniz barınakları projelerine, deniz alanlarını aşırı avcılıktan korumak, o yöredeki canlı deniz kaynakları varlığını korunaklı hacimler oluşturarak geliştirmeye çalışmak, amatör balık avcılığı gibi dinlencesel etkinliklere ortam hazırlamak ve geri dönüşüm için yeni alan gereksinimini karşılamak gibi birbirleriyle etkileşim içinde olan amaçlarla günümüzde sıklıkça başvurulmaktadır.

Ülkemizdeki yapay deniz barınağı çalışmaları, Dünyadaki ilk uygulamalardan alışık olduğumuzun tersine çok da geç kalınmamış olarak, fakat son derece mütevazi boyutlarda ve İzmir odaklı üniversiter kurumların öncülüğünde Ege Denizi’nde bilimsel bir titizlik içinde başlatılmıştır ve halen de aynı özen ile yürütülmektedir. Yapay deniz barınağının tasarımı, imalatı ve uygun yerler bulunarak yerleştirilmesi, aralarında tasarımcıların, deniz teknologlarının, denizel yerbilimleri, canlı deniz kaynakları, deniz kimyası ve deniz fiziği bilim dallarını kapsayan deniz bilimcilerin yeraldığı çoklu disiplinli bir ekip çalışmasını gereksinmektedir.

Yapay deniz barınakları, biyolojileri ve ekolojileri konusundaki eldeki bilgilerin sınırlılığına karşın önemli ve oldukça popüler bir ‘mevcut kaynakları iyileştirme yöntemi’ olarak kabul görmüşken, balık popülasyonunu belli yörelerde yoğunlaştırmak ve biyolojik kaynakların doğal üretimi arttırmaya yardımcı olmakla balıkçılık etkinliklerini özellikle ekonomik olarak güçlendirmektedir.

Habitat iyileştirmesi anlamında çok şeyler vadeden yapay barınak projelerinin, uygun ön araştırmaları ve uygulama teknolojilerini gözeten, böylelikle kamusal veya özel fonların etkin ve verimli kullanımına yardımcı olacak bütünleşik bir yönetim stratejisiyle yaşama geçirilmesi gerekliliği vardır. Bu bağlamda,

1) Öncelikle yürütülecek projedeki AMAÇ doğru saptanmalıdır. Yapay barınaklardan doğrudan doğruya tenezzüh veya ticari balık hasatını iyileştirmek amacının dışında dalgakıran olarak veya kıyı erozyonunu önlemek, bazı hassas bölgeleri trolle avcılığın tahribinden korumak, balıkçı gemilerini ticaret gemilerinin rotalarından uzaklaştırmak, başka balık stokları üzerindeki av baskılarını azaltmak veya sadece ekolojik veya balıkçılıkla ilgili kuramları test etmek amaçlı yararlanılmaktadır. Yöreye özgü amaç, yukarıda sayılanların biri veya birkaçı olabilirken daha önce bilinmedik yeni bir hedef de proje bağlamında öne çıkarılabilir.

2) Seçilecek teknolojiyi ve dolayısıyla proje maliyetini etkileyen en önemli etken kullanılacak MALZEME’nin belirlenmesidir. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde çoğunlukla atık malzemelerden yararlanılırken, Japonya Hükümeti’nin atık malzeme temelli projeleri desteklemediği bilinmektedir.

Ülkemiz özelinde ise, plastik temelli atık malzemelerden barınak yapımında yararlanılması, gerek kısıtlı kaynakların etkin kullanımı, gerekse anılan malzemeler için iyi bir geri dönüşüm seçeneği oluşturulması açısından son derece doğru bir yöntem olacaktır.

TASARIM VE ÜRETİM TEKNOLOJİSİ seçiminde ise, yöredeki olanaklar öncelikli olarak değerlendirilmelidir.
Bugüne dek gerçekleştirilmiş çalışmalarda, barınak sistemlerinin boyutları, form özellikleri, yerleşimleri konusunda biriktirilen deniz teknologlarının deneyimlerinden ayrıntılı bir şekilde söz edilmelidir.

3) DENİZ BİLİMCİLERİNİN ETÜDLERİ ise projenin başarı şansını arttıracaktır. Projenin uygulanacağı yöredeki ekoloji, habitanın ne ölçüde cezbedileceği ve geliştirilebileceğine ilişkin kestirimler onlardan gelecektir. Bununla birlikte, projenin yararlılığı ancak uzun yıllara yayılmış (en az beş yıl) izlemlerle anlaşılabilecektir ki, bu izlemler bir yapay barınak projesinin hem projeyi gerçekleştirenler, hem de benzer projeler üzerinde çalışan küresel kamuoyu için en önemli aşamalarıdır.

Sonuç olarak; birer ‘sürdürülebilirlik’ projesi olan yapay barınak projeleri, bu kavramın üç temel niteliği olan ‘ekonomilik’, ‘çevrecilik’ ve ‘yerel halkın katılım ve kazanımı’ bağlamında doğru yöntemlerle yürütülüp yararlar üretecek hale getirilmelidir. Konuyla ilgili deneyimli bir araştırmacının yaklaşık kırk yıl önce yaptığı ve bugün gerçekliği kanıtlanmış bir uyarıyı dikkate almak fena olamayacaktır: “Yapay barınak projeleri bilimsel ilkelere uygun olarak temellendirilmezse, sonuç en iyi ihtimalle hangi değeri ürettiği belli olmayan geçici bir soluklanma alanı, en kötü ihtimalle ise bir özel çıkar grubunun sadece kendi yutturmaca reklamını yapmasına yarayan bir denizel hurda yığını olacaktır.”

Bilinçle oluşturulmuş yapay barınaklarımızın çoğalarak konukseverliğimizin şöhretinin denizlere de taşınması dileklerimizle”¦

Doç. Dr. Gökdeniz Neşer
Dokuz Eylül Üniversitesi
Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü
Deniz Teknolojisi Anabilim Dalı Başkanı

“Doğa sürdürülebilir olmazsa, özgürlüklere ve katılıma dayanan toplumsal bir yaşam, demokratik ve ekolojik değerlere dayalı bir toplumda söz konusu olmaz”.

Karaburun Yarımadasında yaşayan Akdeniz Fokları sesleniyor

Karaburun Yarımadasında yaşayan Akdeniz Fokları sesleniyor

Mordoğan ayıbalığı bölgesinde bulunan mağara bizim evimiz. Aynı zamanda sağlık ocağımız, doğum hastanemiz. Yüzyıllardır bu mağarada uyuduk, dinlendik ve yavrularımızı doğurduk. Siz insanlardan ricamız tatil için geldiğiniz haziran ve eylül ayları arasında bizi rahatsız etmemeniz. Lütfen evimize yüzerek, zıpkınla dalarak, kanoyla, botla girmeyin. Çünkü bu aylar içinde acil doğum için burayı kullanmak zorunda kalabiliriz. Ancak hamile fok arkadaşlarımız sizin mağaraya her an gireceğiniz endişesiyle korkuyorlar. Hatta bu yüzden geçtiğimiz yıllarda bir anne fok yavrusunu suda doğurdu ve yavru öldü. Ölü yavruyu siz insanlar denizin dibinde buldunuz ve bu konu medyanızda da yer aldı. Bizler, mağara içindeki çakıl kısımda doğumlarımızı yapıyoruz. Doğumdan sonra da 4 ay mağara içindeki kıyıda yavrularımızı emziriyoruz. İşte bu yüzden evimize girmeniz biz ve yavrularımız için büyük risk. Evet, bizler bu mağaraya muhtacız. Burası son sığınaklarımızdan biri. Unutmayın bizler nesli tehlike altında olan memeli bir canlıyız. Amacımız size yasak getirmek, bu alanı yetkililerle görüşüp tümüyle size kapatmak değil. Sizlerde bu kayalık alanı seviyorsunuz. Burada buluşuyor, güneşleniyorsunuz. Ancak zaten bizlerin bulunduğu mağaralara giriş yasaklanmış durumda. O yüzden ricamız, mağara önünden denize atlamamaya dikkat etmeniz ve mağaramıza girmemeniz. Bazıları ağlardan balık alıyoruz diye bizleri sevmeyebilir. Ancak asıl suçlular denizlerdeki balık neslini tüketenlerdir. Aşırı ve yasadışı avlanan trol ve gırgırlardır. Gece zıpkınla dalanlardır. Sizlerin içinden doğasever insanlar bizleri gözlüyor, belgeliyor, korumada görev alıyor. Bu amaçla kurulan yerel fok komitesiyle biz foklar hakkında daha detaylı bilgi, öneri ve koruma amaçlı iletişim içinde olabilirsiniz. Telefonları 731 2919. Evet biz Akdeniz fokları siz insanlarla barış içinde bu alanı paylaşabiliriz. Sizlerden sadece sevgi ve yaşamımıza katkı bekliyoruz. Sevgiyle kalın, mutlu tatiller.

Lüfer’e hasret kalmayalım

Lüfer'e hasret kalmayalım

“İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın!” sloganıyla Nisan ayı başlarında başlayan kampanyayı basından öğrendik. Kampanya kapsamında lüfer balığının yumurta bırakabileceği, yani soyunu sürdürebileceği boy olan 24 cm’ye varana kadar yakalanmaması, satılmaması, alınmaması gerektiği vurgulanıyor.

Lüfer’in Yavrusuna Çinekop Denir. Sarıkanat Denir.
Avlarsan Lüfer’i Yavrulayamadan,
Yakında Bütün Ailenin Soyu Tükenir!..

Lüfer’in ufaktan büyüğe kadar adları çinekop, sarıkanat, lüfer, kofana olarak biliniyor.

Kampanyayı başlatan Fikir Sahibi Damaklar’ın kurucusu Defne Koryürek ve Türk Denizleri Araştırma Vakfı (TÜDAV) Başkanı Prof Dr. Bayram Öztürk ile birlikte kampanyayı destekleyen İşletme Sahipleri, Şefler, Balık Severler, Balıkçı Kooperatifleri ve Greenpeace üyeleri ile Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü yetkililerinin bir araya gelip diyalog kurduğunu basından öğreniyoruz.

Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü denizlerimizde yapılan Su Ürünleri Avcılığını düzenleyen sirkülerden sorumlu.

İşte bu sirkülerde belirtilen lüfer için avlanma alt sınır olan 14 cm’nin, 24 cm’ye alınması için yapılacak değişikliğin Kurul toplantısına bile gerek kalmadan, Tarım ve Köy İşleri Bakanının oluruyla hayata geçebileceği belirtiliyor.
Bu kampanya da eldeki bilimsel veriler ışığında, doğa koruma ve sorumluluk bilinciyle tüm tarafların sorunun çözümü adına bir araya gelmeleri önem taşıyor.

“İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın” kampanyasını desteklemek, ayrıca tüm deniz ürünlerinin yavru iken avlanmasına karşı olmak, türlerin devamlılığını sağlamak ortak görevimiz. Bu kampanyaya ait bilgiler ve destek imzası vermek için www.fikirsahibidamaklar.org’a başvurulmalı.

Denizlerde avlanma kurallarını belirten sirkülerde (tebliğlerde) yer alan tüm maddeler eko sistemin sürmesi adına.

Sirkülerde belirtilen balık türü boyları, avlanma zamanı, avcılığa kapalı alanlar, yakalanacak miktar vb. tüm belirtilen kuralların sadece doğa koruma adına, sürdürülebilirlik adına alındığının bilinmesi gerekli. İşte bu noktada yine sirkülerde belirtilen koruma ve denetimle görevli ilgili birimlerin, yetkililerin sorumlu ve duyarlılığı önem taşıyor. Çünkü Sirkülerde yasaklar yer alsa da avcılıkta sorumsuz ve bilinçsiz davrananların, yarını düşünmeden günü kurtarma ve hırs ile yapılan avcılığın denize, ekosisteme zararı çok büyük. Denizlerimizde büyük teknelerin ufak gözenekli ağlarla avlanması ya da kıyıya çok yakın yerlerde ağın üst üste binerek bir torba haline dönüşerek avlanması sonucu hem deniz çayırlarının, hem de balık ve kalamar yavrularının ne yazık ki katledildiğini biliyoruz.

Bu gidişin önü ancak duyarlı denetimle alınabilir. Biliyoruz ki denizlerde azalan Çıpra, Levrek, Sinarit, Lagoz, Eşkina, Saragoz, Kargaburun, Granyoz vb. türler artık çiftliklerde üretiliyor. Yapay ortamda beslenen, ilaçlanan, büyütülen çiftlik ürünlerinin denizin doğal ortamındaki gibi sağlıklı ve lezzetli olması mümkün değil. Bu ürünlerin sahil kasabalarındaki balık lokantalarında yer alması üzüntü verici. Bozulan ve yok edilen dengenin yerine insanın parasal dengesi için ortaya çıkan bu yeni üretim biçimi ne yazık ki gerçek ve sağlıklı çözüm değil. Önemli ve gerçek olan denizleri ve canlı türlerini tüketmemek.

Greenpeace’den denizlerimiz ve geleceğimiz adına önemli kampanya

Greenpeace’den denizlerimiz ve geleceğimiz adına önemli kampanya

“İstanbul Lüfer’e Hasret Kalmasın” kampanyası içeriğinde vurgulanan yavru balıkların avlanmaması yönündeki bilgiler geçen yıl Greenpeace tarafından duyurulmuştu.

“KÜÇÜK BALIK YOKSA BÜYÜK BALIK DA YOK!” sloganıyla yürütülen kampanya içeriğinde Greenpeace aşağıdaki açıklamayı yaptı:

“Yavru balık avlanması, deniz kaynaklarının ziyan edilmesidir. Çünkü, balıklar zamanından erken avlandıklarında, elde edilen verim doğal olarak daha düşük olur.
Ancak, aşırı avlanma nedeniyle büyük balıklar denizlerimizden her geçen gün kaybolduğundan, artık ne yazık ki onların yerine yavru balıklar yakalanmaktadır. Bu tabii ki hem bir kısır döngü hem de balık popülasyonu üzerinde ciddi bir tehdit yaratmaktadır. Unutmayın, küçük balık yoksa, büyük balık da yok!

Acilen, denizlerimizde biyo çeşitliliğin korunmasını garanti edecek ciddi bir yönetim planına ihtiyaç duyulmaktadır. Deniz rezervleri oluşturularak, ticari balık türlerinin yumurtlama-gelişme alanlarının belirlenmesi ve korunması gerekmektedir. Yaşam zincirlerinin en kritik aşamasında güvenli bir çevre yaratmak onların çoğalmalarına yardım eder. Olgunluk çağına gelen bir balığın, yumurtlayınca milyonlarca balık meydana getirdiği unutulmamalıdır.

Yavru Balık Avlamayın. Satmayın. Satın Almayın. Yemeyin!”

Orkinoslar ve zaman tükeniyor – Banu Dökmecibaşı

Orkinoslar ve zaman tükeniyor - Banu Dökmecibaşı

Balıkçılığın Çöküşüne Trajik Bir Örnek;
Mavi Yüzgeçli Orkinos Avcılığı

İki metreye varan boyu,700 kiloya varabilen ağırlığı ve inanılmaz hızlara ulaşarak, dakikalar içinde bir mile dalabilme özelliği ile orkinos okyanusların krallarından biridir. O da bizim gibi sıcak kanlı bir canlıdır. Vücut ısısını kontrol edebilme özelliği sayesinde okyanuslar boyunca göçedebilen, her yıl binlerce kilometre yüzebilen orkinoslar bu sayede her koşulda mükemmel bir şekilde varlığını sürdürebilir. Ancak bu muhteşem balık, onunla hiç de adil olmayan bir savaş sürdüren balıkçılık endüstrisinin açgözlülüğüne karşı mücadele vermekte. Bir zamanlar hakim olduğu bu krallıkta artık varlığı tamamen tehdit altında.

Kuzey mavi yüzgeçli orkinosu, Akdeniz ekonomisi ve yaşam biçiminde neredeyse yüzyıldır çok önemli bir yer tutmaktadır. Eskiden geleneksel yöntemlerle avlanılan mavi yüzgeçli orkinoslar, günümüzde Japonya başta olmak üzere dünyadaki ‘suşi’ pazarına ithal edilmekte ve gittikçe artan bu lüks talep yüzünden stoklar artık tükenmenin eşiğinde. Bu endüstrideki büyük karlar, artık kritik seviyeye inen bu canlı türünün geleceği konusunda hiçbir kaygısı olmayan bir sektörü besliyor ve hem orkinosların hem de yüzlerce balıkçının geleceğini tehdit ediyor. Bunun getireceği her tür ekonomik ve sosyal etkinin yanında, denizbesin zincirindeki en üst yırtıcılardan biri olduğundan Akdeniz’in ekosteminde geri dönülmez yaralara yol açacak. Bir tek orkinosun 100,000 dolarlık rekor fiyatlara ulaşabildiği bir pazarda kısa vadeli karlar ekosistemin korunması gerekliliğinden önce geliyor ne yazık ki.

Orkinos Çiftlikleri ve Yarattıkları Riskler:

Son yıllarda bu tehditlere bir yenisi eklendi; Orkinos Semirtme Çiftlikleri. Akdeniz’deki orkinos çiftlikleri, akuakültürün yarattığı olumsuz etkilerle kötü balıkçılık yönetiminin etkilerini birleştiren örneklerdir. Orkinos çiftliklerinde yetiştiricilik değil, doğadan alınan balıkların semirtilmesi, yağlandırılması işlemi yapılır. Bu ise doğal popülasyonların hızla azalmasına yol açar.
Bu risk yetmiyormuş gibi, çiftliklere getirilen orkinos miktarı ile ilgili çok düşük bir kontrol vardır ve izin verilen kotanın çok üzerinde avlanılmasına davetiye çıkarır, bu da yetmiyormuş gibi yakalanan orkinoslar çoğunlukla yavrudur.
Orkinoslar yakalandıktan sonra kafeslere aktarılırlar ve 4-6 ay süreyle diğer küçük balıklar ile beslenerek yağlandırılır. İronik bir şekilde bir kilo orkinos için en az 20 kilo balık yem olarak kullanılır. Bu ise diğer balık türlerinin de aşırı avlanmasına neden olur.
Orkinos beslemek için gereken balık miktarı o kadar çoktur ki, yerel stoklar iç pazar için gerekli olduğundan genelde Akdeniz dışından balık ithal edilir ve bu da yerel türlere hastalık taşınması riskine neden olur.

Bunlara ek olarak söz konusu çiftlilerde pekçok balık çiftliğinde yaşanan kirlilik sorunu gözlemlenmektedir, artık yemler ve atıklar kafeslerin etrafında zamanla yerel kirlenmeye yol açar. Her ne kadar orkinos çiflikleri bunu reddetseler de yerel kirlenmenin gözle görünür hale geldiğinin örnekleri pekçok yerde yaşandı, örneğin Hırvatistan’da kapatılan bir orkinos çiftliklerinin bulunduğu alanda sualtındaki habitatın tamamen tahrip edildiği gözlemlendi.

Türkiye, geleneksel orkinos avcılığından vazgeçeli ve suşi pazarının esiri olalı çok zaman oldu. Özellikle orkinos çiftlikleri Türkiye’de kurulmaya başlandıktan sonra pekçok gırgır teknesi bu pazarda yer almak için yarışmaya başladı. Zaten azalmış olan bir stoktan yüzlerce tekne paylaşmaya çalışınca ve Türkiye’de çiftlik kapasitesi kısa sürede 9000 tonlara ulaşınca avcılık tamamen kontrolden çıktı. Orkinos çifltlikleri, kafesleri doldurabilmek için baskı yaparken, pekçok balıkçı Türkiye’nin düşük kotasına bakmadan ve Bakanlığın denetimsizliğinden de faydalanarak bu işe yatırım yaptı. Geçen yıllarda Türk filosu yaklaşık 100’den fazla tekne ile sadece 800-900 tonluk bir kota için ava çıktı, tabi ki bunun sonucu yasadışı ve aşırı avlanma! Bu yıl Türkiye’nin kotası 410 ton ve ilk kez olarak 22 tekneye izin verildi sadece. Bu bile kotanın üzerinde bir kapasite. Ama çiftlikler onca bilimsel uyarıya rağmen kafeslerini doldurmak adına bir türü tamamen yoketmeyi göze alıyorlar.

Türkiye’de şu anda Gazipaşa ve Gerence Körfezi’nde orkinos çiftlikleri bulunuyor. Özellikle yıllardır diğer balık çiftliklerinin yarattığı kirlilik ile boğuşan körfezde bir de bu çiftliklerin devasa balıklarla eklenmeleri sorunu daha da arttırmaktan başka bir işe yaramadı.

Orkinos çiftlikleri de tıpkı diğer balık çiftlikleri gibi kullanılan yem artıkları ve atıklardan dolayı yerel kirlilik yaratır. Tek farkı yılın her ayı yerine av sezonundan sonra 4-6 boyunca dolu olmaları ve kalan zamanda çoğunlukla balık barındırmamalarıdır. Ancak buna karşılık hasat zamanı yani orkinosların çiftlikte öldürülüp ithalat öncesi temizlendiği ve gemileri yüklendiği aşamada, gözle görülür bir kirlenme gözlenmekte. Bu etkiler, kapalı bir koyda kendini çok daha fazla gösteriyor tabi ki. Akdeniz’de bu balıkçılığı körükleyen en önemli etkenlerden biri olan çiftliklerin kapasitesi dondurulmasına karşın hala sahip oldukları yüksek kapasite ile tehdit olmaya devam ediyorlar.

Banu Dökmecibaşı
Greenpeace Akdeniz Denizler Kampanyası Sorumlusu

“Karaburun Yarımadasının Batı kıyılarında oturan halk, Balık Çiftliklerinin bölgede yarattığı kirliliğin tanığı. Karareis, Küçükbahçe arasındaki Eğriliman çiftlikler nedeniyle bugün bir çamur ve çöp yığını. Denizi ve kıyılarımızı kirleten çiftlikleri bölge halkı istemiyor.”

Akdeniz için deniz rezervleri!

Akdeniz için deniz rezervleri!

Yaşamımızın kaynağı olan denizleri yaşatmak için çözüm;
Deniz Rezervleri!

(Deniz Rezervleri tüm zarar verici insan faaliyetlerinden korunan deniz alanlarıdır)

Greenpeace; aşırı ve yasadışı avcılığın, yavru balıkların avlanmasının, denetim eksikliğinin yarattığı olumsuz gidişatın önünün alınabilmesi ve denizlerimizin iyileştirilebilmesi için tek çözümün acilen deniz rezervleri ağının oluşturulması olduğunu vurguluyor.

Greenpeace kampanya içeriğinde aşağıdaki bilgileri veriyor:

“Aldığımız her nefesteki oksijenin yarısı denizlerden geliyor!. Kirlilik, kıyısal yapılaşma, yasadışı ve aşırı balık avcılığı, küresel ısınma gibi nedenler deniz yaşamını tehdit ediyor. Yaşamımızın kaynağı olan denizleri yaşatmak için çözüm; Deniz Rezervleri! (Deniz Rezervleri tüm zarar verici insan faaliyetlerinden korunan deniz alanlarıdır)
Bu alanlar, biyolojik ve ekolojik değeri yüksek ve hassas deniz alanlarının balıkçılık, kum ve maden çıkarma, atık boşaltımı, kıyısal yapılaşma gibi tüm faaliyetlere kapatılarak tam koruma altına alınmasıdır. Böylece bu alanlarda, eko sistemin kendini yenileme ve iyileşme şansı artmaktadır. Bu alanların korunmasının, gerek küresel gerek yerel anlamda ekonomik, bilimsel ve ekolojik kazanç sağladığı pek çok bilimsel çalışma ile kanıtlanmıştır.

Akdeniz’in sadece yüzde 1’den küçük bir alanı koruma altında. Bilimin önerdiği % 20 ile 50’lik alanın çok altında var olan bu koşullarda, gelecek nesillere sağlıklı ve üretken bir deniz bırakmamız mümkün değil. Bu nedenle Akdenizi ve geleceğimizi kurtarmak için acilen
“Deniz Rezervleri”nin kurulması gerekiyor. Ancak bu sayede deniz canlıları ve yaşam alanları korunabilir, balık stoklarının hızla tükenişi durdurulabilir.
Dünya balık stoklarının % 85’i risk altında, yarısı neredeyse tamamen tükenmiş durumda. Balıkçılar elli yıl öncesinden iki kat fazla avlıyorlar. Stoklar azaldıkça üremelerine fırsat tanımadan yavru balıkları hedefliyorlar. Trol ve yasadışı akıntı ağı gibi yöntemler balık türlerine ve sualtı bitkilerine kadar pek çok canlının ölümüne neden oluyor.

Denizlerimizin iyileştirilebilmesi için tek çözüm acilen büyük ölçekli deniz rezervleri ağı oluşturmaktır. Akdeniz’de açık denizlerde ve kıyısal alanlarda bir çeşit milli park olan deniz rezervleri, biyo-çeşitliliği ve balıkçılığın geleceğini kurtarabilir. Greenpeace dünya denizlerinin % 40’ının deniz rezervleri ağı olması için çalışıyor. Bunun için gereken tek şey politik kararlılık ve istek!.

T.C. Çevre ve Orman Bakanlığı bu konuda acilen harekete geçmelidir. Tüm ilgili birimler, yetkililer konuya duyarlı olmalıdır.”

Denizlerdeki biyo-çeşitliliğin ve balıkçılığın geleceğinin kurtarılması için tüm yetkililerin bu sorunu algılaması ve çözümü adına yürütülen bu kampanyayı desteklemesi gerekli.
Denizlerimizin korunması adına herkese, yetkililere sorumluluk ve duyarlılık bilinciyle geleceğe hizmet görevi düşüyor. Kampanyaya bilgi ve destek için www.greenpeace.org ‘a başvurulabilir.


SÜRDÜRÜLEBİLİR GELİŞME

Yerel düzeyde karşımıza çıkan üç farklı gelişme süreci vardır; ekonomik gelişme, toplumsal gelişme ve çevresel gelişme.
Sürdürülebilir gelişme, bu üç gelişme sürecini birbiriyle dengede tutma sürecidir.

Sürdürülebilir gelişme, tüm insanlar için bir yaşam kalitesi yaratmak ve yaşamı mümkün ve yaşanmaya değer kılan ekosistem ve topluluk sistemlerini korumak amacıyla ekonomik kalkınma sürecini değiştirmeyi hedefleyen programdır.

Sürdürülebilir gelişme başlıca çevresel, toplumsal ve ekonomik hizmetlerin bağımlı olduğu doğal ve toplumsal sistemlerin hayatiyetini tehdit etmeksizin, herkese ulaştırılabilen gelişmedir.

Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası çevre sözleşmelerinden…

1976- BARSELONA SÖZLEŞMESİ;

Akdeniz’in Kirlenmeye Karşı Korunmasına Ait Sözleşme:

Coğrafi Kapsam;
Akdeniz sahası, batı Cebelitarık Boğazı’nın girişindeki Cape Spartel Deniz Feneri üzerinden geçen meridyen çizgisinden, doğuda Çanakkale Boğazı’nın güney sınırlarında bulunan Mehmetçik ve Kumkale Deniz Fenerleri arasındaki çizgiye kadar uzanan bütün deniz ve körfezleri içine alan bölge;
“Kirlenme”, deniz ortamına insan tarafından dolaysız veya dolaylı yollarla, yaşayan varlıklara zarar verici, insan sağlığını tehlikeye koyucu, balıkçılık da dahil olmak üzere denizcilik faaliyetlerini kısıtlayıcı, deniz suyunun niteliğini düşürücü ve kullanma imkanlarını azaltıcı sonuçlar doğuran madde veya enerjinin dahil edilmesi anlamında.

1979 – BERN SÖZLEŞMESİ;

Taraflar yabani flora ve fauna ile doğal yaşama ortamlarının, bilhassa nesli tehlikeye düşmüş ve düşebilecek türlerin, özellikle endemik olanlarının ve tehlikeye düşmüş yaşama ortamlarının muhafazası amacıyla ulusal politikalarını geliştireceklerini belirtir, planlama ve kalkınma politikalarını saptarken ve kirlenme ile mücadele önlemleri alırken, yabani flora ve faunanın muhafazasına özen göstermeyi taahhüt eder.

1988-AKDENİZ’DE ÖZEL KORUMA ALANLARINA İLİŞKİN PROTOKOL:

Taraf ülkeler Akdeniz Bölgesindeki kültürel mirasın ve doğal kaynaklar ile doğal sitlerin korunması amacıyla deniz alanlarında uygun bütün önlemleri alacaklardır.

1992 – RİO BİYOÇEŞİTLİLİK SÖZLEŞMESİ;

Biyolojik çeşitliliğin korunmasının insanlığın ortak sorunu olduğunu teyit ederek, devletlerin kendi biyolojik çeşitliklerini korumakla ve kendi biyolojik kaynaklarını sürdürülebilir biçimde kullanmakla yükümlü olduklarını belirtir.

Ekonomik ve sosyal kalkınma ile yoksulluğun kökünden yok edilmesinin gelişmekte olan ülkelerin ilk ve önemli önceliği olduğunu söyleyerek biyolojik çeşitliliğin korunmasının çevresel, ekonomik ve sosyal yarar sağlayacağına dikkat çekmektedir.

19 Haziran 2009 tarih ve 568 sayı ile Karaburun Yarımadası Yerel Gündem 21 adına Müdürlüğünüze yazmış olduğumuz;

1-Balıkçı Barınaklarında Yapılan Su Ürünleri Avcılığı,
2-Ege Denizindeki Yer Yasakları,
3-Kültür ve Tabiat Varlıkları Adına Dalışa Yasak Alanlar

hakkında 2/1 numaralı ticari amaçlı su ürünleri avcılığını düzenleyen tebliğ ile 2/2 numaralı amatör amaçlı su ürünleri avcılığını düzenleyen tebliğ arasındaki farkın ortadan kaldırılması içerikli dilekçemizin, Müdürlüğünüzce Su Ürünleri İstişare Kurulu toplantısında değerlendirileceği belirtilmiş, ancak bu zamana kadar yanıt verilmemiştir. Konunun ele alınarak tarafımıza bilgi verilmesini bekliyoruz.

Karaburun Yarımadası’ndaki orkideleri koruyalım

Karaburun Yarımadası'ndaki orkideleri koruyalım

Ülkemizde yaklaşık 8 bin bitki türünün bulunduğu ve bunun 3 bin kadarının endemik olduğu belirtiliyor (Endemik bitkiler, oldukça dar alanlarda ve özel ekolojik koşullarda yetişen, o coğrafyaya özgü bitkiler).
Bu endemik türler içinde yabani orkidelerde bulunmakta. Orkideler nesli tehlike altında bulunan türler. Çünkü üzerlerinde insan baskısı var. Karaburun Yarımadasında bulunan Orkidelerin toprak altındaki yumrularından salep elde edildiğinden popülasyonları zarar görüyor. Ve bu yabani orkideler Salep Çiçeği adıyla biliniyor. Yapılaşma ve doğal alanların tahribinin yanı sıra içimlik salep ve dondurma üretimi için çok büyük oranda toplanması tükenişlerini hızlandırıyor.

T.C. Tarım ve Köy İşleri Bakanlığının tebliğine göre, Salep Çiçeği Soğanı (Orchidaceae) doğadan toplanarak ihracatı yasak olan doğal çiçek soğanları türleri içinde yer almaktadır. (Tebliğde, toplanmasının 11 kişilik Bakanlık özel komisyonu izni ile olabileceği belirtilirken, yasadışı toplanması devam ediyor).

Geçtiğimiz yıllarda Yerel Gündem 21’in ısrarlı takibi ile ilgili birimlerle ortak denetimler yapılmış, soğanları toplayanlar savcılığa teslim edilmiş ve toplanan soğanlara da el konularak YG-21, Karaburun Belediye Personeli ve Garnizon Komutanlığından askerlerin yardımlarıyla yeniden doğaya kazandırılmıştı.
Yine aynı dönem Karaburun Kaymakamlığı ve Karaburun Çevre Kültür Turizm Birliği katkılarıyla Mordoğan, ve Küçükbahçe Köyü girişlerine Yarımadadan Salep Çiçeği soğanlarının toplanmasının yasak olduğunu belirtir uyarı levhaları konulmuştu. Ancak yapılan yol genişletme çalışmalarının sonucunda iki uyarı tabelası da (Mordoğan girişi ve Eşendere çıkışı) yok oldu. Önümüzdeki süreçte eko-turizm adına da önemli bir değer olan floranın korunması adına uyarı panolarının yeniden oluşturulmasını ve korumada ortak bilinç ile tüm ilgili birimlerle ortak hareket edilmesini bekliyoruz..

Karaburun Yarımadasında şahıs, hazine, orman ve sit alanlarından Salep Çiçeği Soğanı toplayanlar, ilgili birimlere bildirilmelidir.

“Karaburun Yarımadasından tüm ülkemiz coğrafyasına yabani orkidelerin ihracı yanı sıra toplanmasının tümden yasaklanması gerekmektedir. Yoksa denetimi yapılamayan “izinli” yumru toplanımı aynı zararı, yani türün yok olmasını getirecektir. Coğrafyamızda azalan türlerin korunmasına yönelik olarak oluşturulacak botanik bahçelerinde tohumlarının, soğanlarının korunması yönünde çalışmalara konunun uzmanları ile Bakanlık düzeyinde önem verilmelidir.”

Karaburun’da hayvan hakları

Karaburun’da hayvan hakları

Hiçbir Sorun Yok Sayılarak Çözülemez,
Hiçbir Varlık Yok Edilerek,
Varlık Sahibi Olunamaz”¦

Hayvan Hakları İçin Veteriner Hekimler Derneği (HAYHAVEDER) yasal düzenlemeler doğrultusunda Karaburun Belediyesi ile üç yıla yakındır sahipsiz hayvanların rehabilitasyon çalışmalarını yürütmektedir.

Yürütülen çalışmadaki amaç; Hayvanları Koruma Kanunu çerçevesinde Karaburun halkının ve hayvanlarının sağlıklı bir ortamda birlikteliklerini sürdürmelerini sağlamaktır.

Karaburun’da oluşturulan ve 05 Ekim 2007’de açılışı yapılan Hayvan Misafirhanesinde sokak hayvanlarının; kısırlaştırılması, kuduz aşılarının yapılması, paraziter tedavileri, işaretlenme ve kayıt altına alınmalarına yönelik olarak çalışmalar yapılmaktadır.

Bu çalışmalar kapsamında; Karaburun Belediyesi görevlileri, HAYHAVADER üyesi sorumlu veterinerler, Karaburun Yarımadası Yerel Gündem 21(YG-21) Hayvan Hakları Çalışma Grubu ve Karaburunlu hayvanseverler yardımıyla sokaktan alınan kedi ve köpekler genel durumları değerlendirildikten sonra kısırlaştırılarak, operasyon sonrası gözetim ve bakım süresi sonucu sahiplendirilmesi yapılmaktadır. Sahiplendirilmesi mümkün olmayınca alındığı bölgelere Belediye görevlilerince bırakılmaktadır. Ayrıca mikroçip ile işaretlenen bu hayvanların çip numaralarından bilgilerine ulaşmak ve izlenebilirliklerini sağlamak da mümkün olmaktadır. Her ne kadar ideali bu hayvanların sahiplendirilmesi ise de Hayvanları Koruma Kanunu gereği Bakımevinde sürekli olarak tutulmaları yerine sokağa bırakılmaları öngörülmektedir. Hem bu yasal gereklilik hem de Hayvan Misafirhanesinin kapasitesine bağlı olarak şu an yapılan çalışmalar sonucu kedi ve köpeklerden sahiplendirilemeyenler kulak küpesi de uygulanarak sokağa bırakılmaktadır. Çalışma kapsamında 1000’e yakın sokak hayvanı rehabilite edilmiştir.

Yürütülen çalışmalarda, Karaburun Yarımadasında bulunan 13 Köy Muhtarıyla bilgilendirme toplantıları yapılmış, eğitim amacıyla ilköğretim öğrencilerine ve ailelerine yönelik hazırlanan kısa film gösterimleri yanı sıra çocuklarımıza hayvan sevgisini içeren kitaplar dağıtılmış, bölge halkı afiş ve broşürlerle bilgilendirilmiştir.

Hayvan Misafirhanesinde, hayvanların bakım ve beslenmeleri, bakımevinin temizliği gibi işlemler Karaburun Belediyesi görevlileri ve Karaburun Yarımadası YG-21 Hayvan Hakları Çalışma Grubu ve Karaburunlu hayvanseverler tarafından yürütülmektedir.

YG-21 Hayvan Hakları Çalışma Grubu Koordinatörü ve Hayvan Hakları Eylem Söylem Grubu Sözcüsü Nur Şule Baylan, ”Geçmişte yaşanan yasadışı uygulamalardan bugüne ve bu duruma gelinmesi, Karaburun için sevindiricidir. Önümüzdeki süreçte de rehabilite edilmiş hayvanların sahiplendirilmesine yönelik bilincin arttırılması ve mevcut bakımevinin geliştirilmesi için Karaburun Belediyesi, HAYHAVADER ve Karaburun Yarımadası YG-21 ortaklığında çalışmalar sürdürülmektedir” dedi.

Karaburun’da oluşturulan Hayvan Misafirhanesinin temizliği ve hayvanların beslenmesi konusunda gönüllü hayvanseverler yardımcı olmaktadır.
Kısırlaştırılacak hayvanların toplanmasından, beslenmesine kadar özveriyle çalışan bu yurttaşlar maddi hiçbir çıkar beklemeden sorunun çözümü adına sorumluluk almaktadırlar.

Sadece Yerel Yönetimin kaynaklarıyla yürütülen bu çalışmalara yönelik olarak ”žBunlar Avrupa Birliğinden para alıyorlar” vb. söylemler, yapılan işleri anlamamak veya küçümsemekten kaynaklanmakta yada aynı sorumluluk bilinciyle davranmaya gücünün yetmediğindendir diye düşünüyoruz. Sorunun çözümü adına yapılanların algılanmasını ve bu tür söylem ve dedikoduların aşılmasını diliyoruz.

Çalışmalara destek veren Karaburun Belediye Başkanı H. Serdar Yasa’ya Hayhavader Üyesi Dr. Ebru Tong ve Veteriner Hekim Ülkü Kartaltepe’ye Karaburun Belediyesi Veteriner Hekimi Cemre Doğan’a, Karaburun Yarımadası YG-21 Hayvan Hakları Çalışma Grubu Koordinatörü Nur Şule Baylan’a ve hayvan severlere teşekkür ediyoruz.

“Hayvan Misafirhanesinde sahipsiz hayvanların beslenmeleri ve sokakta beslenme odakları oluşturulmasında sizlerin desteği çok önemlidir”

“Ekonominin temel odak noktasına, maddiyata bağımlılık yerine tıpkı doğada olduğu gibi insanın ve insanlığın kendi kendisini yenilemesi yerleştirilmelidir”